Türkiye’nin dört bir yanında karşımıza çıkıyor: “Sit alanıdır.”
Bir tepe, eski bir yerleşim alanı, birkaç temel kalıntısı, kaya mezarları, höyükler veya geçmiş medeniyetlerden izler taşıdığı düşünülen araziler koruma altına alınıyor. Yapılaşmaya sınırlamalar getiriliyor, kimi zaman vatandaş kendi arazisinde dahi istediği gibi işlem yapamıyor.
Peki sonra?
Asıl soru burada başlıyor:
Bir alanı sit ilan ederek gerçekten koruyor muyuz, yoksa geçmişimizi toprağın altında unutulmaya mı bırakıyoruz?
Sit alanı nedir?
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda “sit”; tarih öncesinden günümüze kadar farklı medeniyetlerin sosyal, ekonomik ve mimari özelliklerini yansıtan kentler, kent kalıntıları, kültür varlıklarının yoğun olarak bulunduğu yerler, önemli tarihî olayların yaşandığı alanlar ve korunması gerekli özellik taşıyan bölgeler olarak tanımlanıyor.
Yani bir yerin sit alanı ilan edilmesinin temel amacı, orayı kullanılamaz hâle getirmek değil; sahip olduğu tarihî, arkeolojik veya doğal değerin yok olmasını engellemek.
Ancak Türkiye’de zaman zaman vatandaşın karşısına çıkan tablo çok daha farklı.
Alan tescilleniyor.
Sınırlar belirleniyor.
Yasaklar getiriliyor.
Sonra yıllarca ciddi bir bilimsel araştırma, kazı, tanıtım veya turizme kazandırma çalışması yapılmadan beklenebiliyor.
Bu durum da doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor:
Madem bu toprakların altında korunmaya değer bir tarih olduğuna inanıyoruz, neden o tarihi bilimsel yöntemlerle araştırmıyor ve toplumun önüne çıkarmıyoruz?
Türkiye’de sit uygulaması ne zaman başladı?
Türkiye’de eski eserleri korumaya yönelik hukuki düzenlemelerin kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanıyor.
1869 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi, eski eserlerin aranması ve korunmasına ilişkin Türkiye hukuk tarihindeki ilk önemli düzenlemelerden biri kabul ediliyor. Sonraki yıllarda 1874, 1884 ve 1906’da yeni düzenlemeler yapıldı. Cumhuriyet döneminde ise 1973 yılında çıkarılan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu, “sit” kavramını Türk hukukunda açık biçimde tanımlayan temel düzenleme oldu.
1983 yılına gelindiğinde 1710 sayılı Kanunun yerini 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu aldı. Kanun 21 Temmuz 1983’te kabul edildi, 23 Temmuz 1983’te yürürlüğe girdi ve kültürel mirasın korunmasına ilişkin bugünkü sistemin temelini oluşturdu.
Başka bir ifadeyle Türkiye’nin kültür varlıklarını hukuken koruma tecrübesi 150 yılı aşan bir geçmişe sahip.
Ancak aradan geçen bunca zamana rağmen tartışılması gereken konu hâlâ aynı:
Koruma yalnızca yasaklamak mıdır?
Sit alanı ilan etmek neden yetmiyor?
Bir höyüğün, antik yerleşimin veya tarihî bölgenin üzerine bina yapılmasını önlemek elbette önemli.
Fakat kültürel miras politikası yalnızca “dokunma” anlayışıyla sınırlı kaldığında başka bir sorun doğuyor.
Bir kentin insanları yanı başlarında binlerce yıllık bir yerleşim olduğunu bilmiyor.
Çocuklar kendi şehirlerinin geçmişini öğrenemiyor.
Bilim insanlarının araştırabileceği alanlar yıllarca bekleyebiliyor.
Ortaya çıkarılabilecek tarihî değerler kültür ve turizm açısından değerlendirilemiyor.
Bölge halkı sit alanının getirdiği kısıtlamaları hissederken, o alanın sağlayabileceği kültürel ve ekonomik değeri göremiyor.
Bunun sonucunda da “sit” kelimesi bazı vatandaşların zihninde kültürel zenginlikten çok yasak ve kısıtlama anlamına gelmeye başlıyor.
Oysa doğru yönetilen bir sit alanı, bulunduğu şehir için yük değil değer olabilir.
“Kazalım, hepsini çıkaralım” demek de doğru değil
Burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor.
Arkeolojik kazı sıradan bir hafriyat çalışması değildir.
Toprak tabakaları kaldırıldıkça binlerce yıllık tarihî bağlam da geri döndürülemez biçimde değişir. Bu nedenle modern arkeolojide her arkeolojik alanın tamamının kazılması gerektiği düşüncesi kabul görmüyor.
UNESCO’nun arkeolojik kazılara ilişkin uluslararası ilkelerinde de bazı alanların veya alanların belirli bölümlerinin, gelecekte daha gelişmiş yöntemlerle araştırılabilmesi için kazılmadan bırakılması tavsiye ediliyor.
Türkiye’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Arslantepe Höyüğü için dahi alanın önemli bir bölümünün kazılmadan ve bozulmadan korunmasının gerekli olduğu özellikle vurgulanıyor.
Çünkü toprağın altında duran eser bazen, kötü şartlarda gün yüzüne çıkarılmış eserden daha iyi korunabiliyor.
Kazılan duvarların yağmurdan, kardan ve güneşten korunması gerekiyor.
Bulunan eserlerin konservasyonu gerekiyor.
Alan güvenliği gerekiyor.
Uzman ekip gerekiyor.
Depolama, laboratuvar, müze ve sürekli bakım gerekiyor.
Yani mesele yalnızca “kazmak” değil; kazdıktan sonra koruyabilmek.
Ama korumak, unutmak anlamına gelmemeli
Bilimsel gerekçelerle bazı alanların kazılmadan bırakılması başka şeydir, önemli bir tarihî alanı yıllarca kaderine terk etmek başka şey.
Türkiye’nin tartışması gereken esas mesele de burada bulunuyor.
Bir alan arkeolojik değer taşıdığı gerekçesiyle sit ilan ediliyorsa, ardından sistemli bir süreç işletilmeli.
Önce ayrıntılı yüzey araştırmaları yapılmalı.
Jeofizik, radar, fotogrametri, uydu görüntüleme ve benzeri tahribatsız araştırma yöntemleri kullanılmalı.
Alanla ilgili dönem, medeniyet ve yerleşim özellikleri ortaya konulmalı.
Bilimsel açıdan gerekli görülen noktalarda sondaj ve kazılar yapılmalı.
Buluntular belgelenmeli.
Koruma projeleri hazırlanmalı.
Ve uygun alanlarda bu tarih vatandaşın görebileceği, anlayabileceği şekilde anlatılmalı.
Çünkü bir kültür varlığının korunmasının en güçlü yollarından biri de toplumun o varlığın değerini bilmesidir.
Kazı yapmak isteyen herkes kazamıyor
Türkiye’de arkeolojik kazılar da sıkı bir izin sistemine bağlı.
2863 sayılı Kanunun 35’inci maddesine göre kültür ve tabiat varlıklarını ortaya çıkarmaya yönelik araştırma, sondaj ve kazı konusunda temel yetki Kültür ve Turizm Bakanlığına ait. Bilimsel kazılarda uzmanlık, bilimsel yeterlilik, proje, ekip ve mali destek gibi şartlar aranıyor; ilgili izin süreçlerinin tamamlanması gerekiyor.
Dolayısıyla “bir yerde tarih var, hemen kazı yapılsın” şeklinde bir uygulama mümkün değil ve zaten doğru da olmaz.
Ancak bunun karşısındaki uç noktaya da düşülmemeli:
Tescille, tabelayı dik, sınırı çiz ve yıllarca unut.
Kültürel miras politikası bundan daha fazlasını gerektiriyor.
Toprağın altında kaç şehir, kaç hikâye bekliyor?
Anadolu binlerce yıldır medeniyetlerin kesişme noktası.
Hititlerden Friglere, Urartulardan Roma ve Bizans’a, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar sayısız kültür bu coğrafyada iz bıraktı.
Bugün üzerinde yürüdüğümüz kimi tepelerin altında eski yerleşimler, çevresinden her gün geçtiğimiz bazı arazilerde geçmiş toplumların yaşam izleri bulunuyor olabilir.
Bunların tamamının kazılması gerekmiyor.
Ama tamamının unutulması da gerekmiyor.
Sit alanı ilan edilen her bölge için “Burada ne var, neden korunuyor, bugüne kadar hangi araştırmalar yapıldı ve bundan sonra ne yapılacak?” sorularının kamuoyuna açık cevapları bulunmalı.
Vatandaş kendi şehrindeki bir sit alanının yalnızca sınırlarını değil, hikâyesini de öğrenebilmeli.
Geçmiş korunurken geleceğe de anlatılmalı
Sit alanlarının amacı geçmişi toprağa gömmek değildir.
Amaç geçmişin izlerini yağmadan, kaçak kazılardan, bilinçsiz yapılaşmadan ve tahribattan koruyarak gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Bunun yolu da yalnızca yasaklardan geçmiyor.
Bilimsel araştırma, belgeleme, koruma, müzecilik, eğitim ve doğru turizm politikalarının birlikte yürütülmesi gerekiyor.
Bugün belki de birçok şehirde sorulması gereken soru şu:
Yıllar önce sit alanı ilan ettiğimiz bölgelerde bugüne kadar ne yaptık?
Kaçında yüzey araştırması gerçekleştirildi?
Kaçında bilimsel kazı başladı?
Kaçının tarihi vatandaşlara anlatıldı?
Kaçı bir arkeoparka, açık hava müzesine veya bilimsel ziyaret alanına dönüştürüldü?
Ve kaçı yalnızca tapudaki bir şerh, kurul dosyasındaki bir karar ve arazide unutulmuş birkaç tabeladan ibaret kaldı?
Türkiye’nin geçmişi son derece zengin.
Bu mirası korumak zorundayız.
Ancak korumayı “dokunmamak”, bilimsel araştırmayı “zarar vermek”, sit alanını ise yalnızca “yasaklı bölge” olarak görürsek geçmişimizi gelecek nesillere anlatma fırsatını da kaçırabiliriz.
Toprağın altındaki tarihi hoyratça kazıp tüketmemeliyiz.
Ama geçmişimizi bilimin ışığında araştırmaktan, anlamaktan ve uygun olan yerlerde gün yüzüne çıkarmaktan da vazgeçmemeliyiz.

0 Yorum
Yorumlar yalnız telefon numarasıyla kayıt olmuş üyeler tarafından gönderilir ve yönetici onayından sonra yayınlanır.
Geçerli Türkiye mobil numarasıyla oluşturulmuş hesabınızla giriş yapın.